Ticari hayatta özellikle tacirlere birçok fayda sağlayan markalar kimi zaman gerçek marka sahipleri dışında kişilerce tescil ettirilebilmekte, böylelikle gerçek hak sahiplerinin korunması gereken menfaatleri ihlal edilebilmektedir. Kanun koyucu, korunması gereken marka hakkı tehlikeye giren gerçek marka sahibinin, üçüncü kişilerce haksız şekilde tescil edilen markasını geri alabilmesine ya da hükümsüz kılabilmesine bazı özel koşullar altında imkan sağlamaktadır. Markanın hükümsüz kılınması talebi 556 Sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (“KHK”) 42 ve devamı maddelerinde düzenlenmekte iken, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (“SMK”) yürürlüğe girmesi ile birlikte konuya ilişkin hükümler SMK’nın 25 ve devamı maddelerinde düzenlenme imkanı bulmuştur.
Markanın hükümsüzlüğüne karar verilebilecek hallerden birisi de uygulamada sıklıkla karşılaşılan markanın ticari vekil ya da temsilci tarafından tescil ettirilmesi halidir. Kanun koyucu, bu gibi hallerde hükümsüzlük kararının verilebilmesi için belirli şartların mevcut olması gerektiğini hüküm altına almaktadır. Bu bağlamda çalışmamızda marka hakkında genel bilgilendirmeler yaptıktan sonra ticari vekil ya da temsilci tarafından tescil ettirilen markanın hükümsüzlüğüne karar verilebilmesinin şartları, doktrin görüşleri de dahil edilerek, detaylı şekilde incelenecektir.
A. Markanın Tanımı
Markanın gerek SMK’da gerek KHK’da doğrudan bir tanımlaması yapılmamaktadır; fakat SMK’nın 4. maddesinde marka olabilecek işaretler hüküm altına alınmıştır. İlgili madde uyarınca 'Marka, bir teşebbüsün mallarının veya hizmetlerinin diğer teşebbüslerin mallarından veya hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlaması ve marka sahibine sağlanan korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayabilecek şekilde sicilde gösterilebilir olması şartıyla kişi adları dâhil sözcükler, şekiller, renkler, harfler, sayılar, sesler ve malların veya ambalajlarının biçimi olmak üzere her tür işaretten oluşabilir'.
SMK’nın 4. maddesine paralel olarak her ne kadar yürürlükten kaldırılmış olsa da 09.04.2005 tarih ve 25781 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Uygulanmasına Dair Yönetmelik’te de marka, 'Bir işletmenin imalâtını ve/veya ticaretini yaptığı malları ve/veya sunduğu hizmetleri, başka işletmelerin mal ve/veya hizmetlerinden ayırt etmeye yarayan ticaret ve/veya hizmet markası olarak da nitelendirilebilen işaret' olarak tanımlanmıştır.
Nitekim Doktrinde de çeşitli marka tanımlamaları yapılmış olup bu tanımlamalar hem mevzuat hükümleri hem de birbirleri ile paralel ifadeler içermektedir. Bir tanıma göre marka 'bir nesnenin ve özellikle ticari malların, emtianın tanıtılmasına, benzerlerinden ayırt edilmesine yarayan işaretlerdir'. Bir diğer tanımda ise 'bir teşebbüsün mal ve hizmetlerini başka teşebbüsün mal ve hizmetlerinden ayırt etmeyi sağlaması koşuluyla kullanılan her türlü işaret' ifadelerine yer verilmektedir. Doktrinde bulunan diğer bazı marka tanımlamaları da şu şekilde sıralanabilecektir: 'Marka kendiliğinden bir ticari değer olup sınai mülkiyet haklarından birini oluşturmaktadır.', 'Marka üzerine konulduğu eşyanın ya da hizmetin belli bir işletmeye ait olduğunu gösteren veya eşyayı ya da hizmeti piyasadaki benzerlerinden ayırt etmeye yarayan tanıtma ve ayırt etme işaretidir.', 'Marka bir mamulün diğerinden ayrımı ve teşhisine yarayan bir işarettir ve üzerinde bulunduğu emtianın muayyen bir işletmeye aidiyetini belirtir.'
Gerek mevzuat hükümleri gerekse de çeşitli yazarların yapmış olduğu tanımlamalar göz önünde bulundurulduğunda marka, bir işletmenin mal veya hizmetlerini diğerlerinden ayırt etmeli ve bu ayrımı sağlayacak şekilde de her türlü kişi adları, sözcükler, şekiller, resimler, logolar, harfler, sayılar, malların veya ambalajların biçimi, üç boyutlu şekiller, renkler, kokular marka olarak kullanılabilmektedir.
B. Markanın Unsurları ve İşlevleri
Yukarıda yapılan tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere bir markadan bahsedilebilmesi için her şeyden önce kapsamı yukarıda belirtilen bir “işaretin bulunması” ve bu işaretin bir işletmenin mal veya hizmetlerini, bir başka işletmenin mal veya hizmetlerinden “ayırt edebilecek” nitelikte olması gerekmektedir. Bu iki unsura ilaveten, söz konusu işaretin, Marka Hukuku’nun sağlamış olduğu korumadan yararlanabilmesi için ayrıca usulüne uygun olarak tescil edilmesi de gerekmektedir.
Öte yandan markanın gerek hukuki gerekse de ekonomik olarak birçok farklı amaca hizmet eden işlevi bulunmaktadır. Markanın işlevleri sırasıyla kaynak gösterme, ayırt etme, garanti ve reklam işlevleridir. Bu işlevleri sayesinde marka, marka sahibine birçok yarar sağlamakta, ticari faaliyetlerinin yürütülmesinde büyük önem taşımaktadır. Sahibine üretim ve pazarlama bağlamında kalite, ticari değer ve itibar kazandırma işlevi gördüğü için rekabet piyasasında marka sahiplerini rakiplerin haksız rekabetine karşı korumak ve teknoloji ve ekonomi alanlarda gelişme güvenini sağlamak, marka hukukunun temel amaçlarını oluşturmaktadır.
A. Hükümsüzlük Kavramı
Hükümsüzlük, sözlük anlamıyla 'Yürürlükten çıkarılmış, yürürlüğü kalmamış, geçersiz kılınmış” kavramlarına tekabül etmektedir. Marka hukuku anlamında hükümsüzlük ise “Tescil edilmiş bir markanın, gerekli koşullara sahip olmaması nedeniyle dava yoluyla iptali ve böylece evvelce elde edilmiş marka hakkının son bulması demektir.'
B. Hükümsüzlük Talebi ve Hükümsüzlük Davası Koşulları
6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun Beşinci Kısmında Markanın Hükümsüzlüğü ve İptaline ilişkin hükümler bulunmaktadır. Markanın hükümsüz kılınması talebi 25. maddenin 2. fıkrasında düzenlenmekte olup, madde uyarınca 'Menfaati olanlar, Cumhuriyet savcıları veya ilgili kamu kurum ve kuruluşları markanın hükümsüzlüğünü mahkemeden isteyebilir'
Yukarıda açıklanan hükümsüzlük talebinde bulunabilecek kişilerin bu taleplerinin öne sürülebilmesi, bir başka deyişle marka hükümsüzlük davası açılabilmesi için bazı şartların birlikte mevcut olması gerekmektedir.
Bu şartlardan ilki bir ön koşul olan tescilli bir markanın bulunmasıdır. Bilindiği üzere bir marka üzerinde hak iddia edilebilmesi ve marka sahipliğinin söz konusu olabilmesi ilgili markanın tesciline bağlıdır. Doktrinde bu duruma “marka hakkının iktisabında tescil ilkesi” veya sadece “tescil ilkesi” denilmektedir. Dolayısıyla, bir işaretin marka olarak kabul edilmesi ve Marka Hukuku’nun sağladığı korumadan yararlanabilmesi için öncelikle ilgili mevzuatta bulunan usul ve esaslara uygun olarak tescil edilmiş olması gerekmektedir. Aksi takdirde, ortada tescilli bir marka bulunmayacağından bunun hükümsüzlüğü veya iptalinden söz etmek de mümkün olamayacaktır.
Mahkemeden tescilli bir markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesini isteyebilmek için gerekli ikinci ve en önemli koşul ise SMK’nın 25. maddesinde belirtilen hallerden birinin bulunmasıdır. İlgili maddede çeşitli haller sayılmakla beraber uygulamada sıklıkla karşılaşılan uyuşmazlıklar SMK’nın 5. ve 6. maddelerinde sayılan marka tescilinde red için mutlak ve nispi nedenlerin bulunması sebebiyle markanın hükümsüzlüğünün talep edilmesi noktasında karşımıza çıkmaktadır.
SMK’nın Marka tescilinde red için nispi nedenler başlıklı 6. maddesinin ikinci fıkrasında “Ticari vekil veya temsilcinin, marka sahibinin izni olmaksızın ve haklı bir sebebe dayanmaksızın markanın aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerinin kendi adına tescili için yaptığı başvuru, marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.” hükmü bulunmaktadır. SMK’nın 25/1 maddesinde 6. maddeye atıf yapıldığından, ticari vekil ya da temsilci tarafından tescil edilen markanın, marka sahibinin usulüne uygun başvurusu ile hükümsüzlüğüne karar verilebileceği anlaşılmaktadır. Fakat söz konusu hükümsüzlük kararının verilebilmesi için belirli şartların mevcut olması gerekmektedir. Bu bağlamda çalışmamızın devamında ticari vekil ya da temsilci tarafından tescil ettirilen markanın hükümsüzlüğüne karar verilebilmesinin şartları incelenecektir.
SMK’nın 10. ve ve 25. maddelerinde markası hukuka aykırı şekilde ticari vekili veya temsilcisi tarafından tescil ettirilmiş olan marka sahibine, (a) markanın kullanımının durdurulmasını, (b) markanın kendisine devredilmesini veya (c) tescilin hükümsüzlüğünü isteme hakları tanınmıştır.
Söz konusu düzenlemelerin amacı, ticari hayatta tacirlerin fazlasıyla güvendiği ticari vekil ya da temsilciler karşısında gerçek marka sahibi olan tacirin menfaatlerini haksız müdahalelere karşı korumak ve marka sahibi ile yakın ilişkide olması sebebiyle markaya ait bilgilere sahip olan tacir yardımcılarının bu bilgiden haksız şekilde yararlanmasını engellemektir. Böylece bir ticari ilişkinin temeli olan güven ve dürüstlük ilkelerinin ihlali yoluyla ticari vekil veya temsilci tarafından marka üzerinde şeklen oluşturulmuş mülkiyet hakkı kullanımın durdurulması yoluyla kısıtlanmakta, devir veya hükümsüzlük ile de sona erdirilmektedir.
Markanın ticari vekil ya da temsilci tarafından tescili halinde gerçek marka sahibinin markanın hükümsüzlüğünü talep edebilmesi için aşağıda yer alan bazı unsurların bir arada bulunması gerekmektedir:
A. Gerçek Marka Sahibinin Başvuruda Bulunması
SMK’nın 25 ve devam maddelerinin uygulanarak hükümsüzlük kararı verilebilmesi için öncelikle markanın gerçek sahibi tarafından bir talepte bulunulması gerekmektedir. Markayı kullanan, lehine lisans hakkı tanınan kişiler bu talebi ileri süremeyecektir. Ayrıca markanın gerçek sahibinin marka üzerindeki haklarının, ticari vekil ya da temsilci tarafından yapılan tescil başvurusundan önce hali hazırda var olması gerekmektedir. Bu husus Yargıtay kararlarında da ele alınmış olup hükümsüzlük talebini ileri sürebilmek için kesin olarak markanın gerçek sahipliği sıfatının varlığı aranmıştır.
“556 sayılı KHK'nın 8/.... fıkrası uyarınca 'Marka sahibinin ticari vekili veya temsilcisi tarafından markanın kendi adına tescili için, marka sahibinin izni olmadan ve geçerli bir gerekçe gösterilmeden yapılan başvuru, marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.' Ayrıca aynı KHK'nın 11. maddesine göre, marka sahibinin izni alınmadan marka tescili yapılması halinde marka sahibinin kullanıma itiraz etme hakkı olduğu gibi, .... madde uyarınca da yine haklı bir gerekçe olmaksızın markanın ticari vekil ya da temsilci adına tescili halinde markanın kendi adına devredilmesini isteme yetkisi vardır. Yine 556 sayılı KHK'nın 8/.... maddesinde belirtilen itiraz nedenine dayalı olarak gerçek hak sahibinin hükümsüzlük davası açabileceği de aynı KHK'nın 42/b bendinde düzenlenmiştir.
Anılan hükümlerde, ticari temsilci ya da vekilin haklı bir neden olmaksızın marka tescili yaptırması halinde, gerçek hak sahibinin ileri sürebileceği talepler ayrı ayrı belirtilmek suretiyle, tescilde kötüniyetin varlığına ilişkin özel haller de aynı kapsamda düzenlenmiş ve yukarıda açıklanan seçeneklere dayalı olarak dava açma hakkı gerçek marka hakkı sahibine tanınmıştır. Dairemizin yerleşik uygulaması bu yöndedir.'
B. Markanın Ticari Vekil Veya Temsilci Adına Tescil Edilmiş Olması
Mevcut olması gereken bir diğer temel şart ise uyuşmazlık konusu markanın, markanın gerçek sahibinin ticari vekili veya temsilcisi adına tescilli olmasıdır. Bu şart özelinde önemli olan husus marka sahibi ile hiçbir ilişkisi içerisinde olmayan kişiler ile marka sahibi ile ilişki içerisinde olmasına rağmen bu ilişkinin ticari vekillik/temsilcilik kapsamında olmadığı kişiler bakımından SMK’nın ilgili hükümleri uygulama alanı bulmayacağıdır. Bir başka deyişle, markanın gerçek sahibinin çalışanı olup ticari vekil/temsilci sıfatına sahip olmayan diğer personeller tarafından tescil edilen markalar açısından hükümsüzlük talebiyle dava açılması mümkün olmayacaktır. Taraflar arasında vekillik veya temsilcilik ilişkisinin bulunduğunu ispat yükü ise gerçek marka sahibindedir.
Bu hususta marka sahibi ile ticari vekil veya temsilci arasındaki ilişki tespit edilirken geniş yorumlama yapılması gerekmektedir. Nitekim ilgili mevzuatta tanımlandığı şekliyle ticari vekil ve temsilcinin markayı tescil ettirmesi şartı aranmış olsaydı gerçekten de uygulamada gerçek marka sahiplerinin aleyhine bir düzenleme olacağı şüphesizdir. Oysaki bu terimler geniş yorumlandığında gerçek marka sahibi ile taraflar arasında dürüstlük ve sadakat yükümlülüğü doğuran, sözleşmesel bir ticari ilişkiye girmiş kişiler (satıcı, dağıtıcı, lisans veya franchise alan vs) de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Özellikle yabancı marka sahibinin ürünlerini Türkiye'de pazarlayan tek yetkili satıcının veya marka sahibiyle yaptığı franchising sözleşmesine dayanarak marka sahibinin sisteminden yararlanan franchise alanın markayı kendi adına tescil ettirmesi halinde de gerçek marka sahibi hükümsüzlük talep etme hakkına sahip olmalıdır. Nitekim bu husus Yargıtay kararlarında da sabittir:
'Mahkemece iddia, savunma, ve tüm dosya kapsamına göre, 2006-2007 yıllarında davacı ile davalı arasında bir distribütörlük ilişkisinin bulunduğunun taraflar arasında çekişmesiz olduğu, ECHO markasının gerçek hak sahibinin davacı şirket olduğu ve davacının bu makayı başta Japonya olmak üzere pek çok ülkede kullandığı, marka tescillerinin mevcut olduğu, davacının Türkiye distribütörü olarak bir süre faaliyet gösteren davalı tarafın, dava konusu markayı kendi adına tescil ettirebilmesi için markanın gerçek sahibinin iznini alması ve 556 sayılı KHK'nın .... maddesi anlamından haklı bir gerekçesinin bulunmasının gerektiği, ancak davalı tarafın, bu tescili yaptırırken davacının iznini aldığını ya da haklı bir gerekçesinin bulunduğunu ispat edemediği, davacı şirketin Türkiye distribütörlüğünü davalıdan alarak başka bir şirket vermesi de, KHK' nun .... maddesi anlamında haklı bir gerekçe olmadığı, bu nedenle davalı tarafından yaptırılan tescilin kötü niyetli olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 556 sayılı KHK'nın .... maddesi gereğince markanın, gerçek hak sahibi olan davacıya devrine…'
Her somut olay ve uyuşmazlık özelinde taraflar arasındaki ticari ilişkinin niteliği ve kapsamı ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Tarafların uzun süreler boyunca ticari ilişki içerisinde olması durumunda markanın gerçek sahibinin gerekmesi halinde bu kişilere karşı da marka hükümsüzlük davası açabilmesi söz konusu olmalıyken taraflar arasındaki ilişkinin bir veya birkaç seferlik mal veya hizmet alımına dayanması durumunda markanın gerçek sahibinin bu kişilere karşı marka hükümsüzlük davası açamayacağının kabul edilmesi gerekecektir.
Bu noktada uygulamada karşılaşılabilecek esaslı sorunlardan birisi de markanın gerçek sahibi ile henüz ticari ilişki içerisinde olmayan fakat ticari ilişki görüşmeleri ciddi şekilde devam eden bir şahıs tarafından yapılan tescile veya tescil gerçekleştikten sonra başlayan ticari ilişkiye bu hükümlerin uygulanıp uygulanamayacağıdır. Nitekim tacirler arasında yapılan ticari faaliyet başlangıcı görüşmelerinde gizlilik esas olup, ciddi şekilde ilerleyen görüşmelerde son noktaya gelindiğinde görüşmelerin olumsuz şekilde sonuçlandırılması söz konusu olabilecek, bu durumda gelinen aşamaya kadar diğer tarafa aktarılan gizli bilgiler sebebiyle gizli bilgiyi aktaran taraf nezdinde çeşitli sorunlar doğması muhtemel olacaktır. Kanaatimizce bu durumda marka sahibi ile ticari vekil veya temsilci arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümlerden degil, genel hükümlerden yararlanarak gerçek hak sahipliği, önceye dayalı kullanım, kötü niyetli tescil gibi gerekçelerle markanın hükümsüz kılınması söz konusu olmalıdır.
Son olarak değinilmesi gereken husus ise markanın bizzat marka sahibi ile ticari ilişki içerisinde olan ticari vekil veya temsilci tarafından değil, bu kişilerin yönlendirmesi ile hareket eden veya bu kişiler üzerinden menfaat elde eden kişiler tarafından tescil edilmesi halinde bu kişilerin de ticari vekil veya temsilci kabul edilmesi gerektiğidir.
Kısacası ticari vekil veya temsilci terimlerinin dar yorumlanması kanun koyucunun oluşturmayı amaçladığı korumayı sağlamayacak ve marka korsanlığı ile mücadeleyi de zayıflatarak ticari vekil veya temsilcinin haksız bir şekilde markayı ele geçirmesine imkan verecektir. Öte yandan kanun koyucunun amacına aykırılık teşkil etmemek için de genişletici yorum dikkatli bir şekilde kullanılmalı ve marka sahibinden mal veya hizmet satın alan herkes ticari vekil veya temsilci kapsamına sokulmamalı, taraflar arasında karşılıklı güven ve sadakat doğuran ve belli bir süreklilik taşıyan ilişkinin tarafları bu kapsamda değerlendirilmelidir.
C. Markaların Aynı Veya Benzer Olması
Çalışmanın ilk kısımlarında da açıklandığı üzere SMK’nın 6. maddesinin 2. fıkrası “... markanın aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerinin kendi adına tescili için, …... yapılan başvuru, marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.” hükmünü içermektedir. Yürürlükten kaldırılan KHK’nın 8. maddesi göz önünde bulundurulduğunda mülga mevzuatta net bir açıklama bulunmamakla beraber hükümsüzlüğü talep edilen markanın gerçek marka sahibinin markası ile aynı olması gerektiği anlaşılmaktadır. Fakat ticari vekil ya da temsilci tarafından gerçek marka sahibinin markasının benzerinin tescil edildiği durumlarda bu markanın da hükümsüzlüğünün talep edilip edilemeyeceği hususunda kanun koyucu bir netlik getirmemiştir. Bu belirsizliğin giderilmesi amacıyla SMK’nın ilgili maddesine “markanın aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerinin” ifadesi eklenmiş olup, korumanın kapsamı genişletilmiştir.
SMK’da getirilen ek düzenlemeye paralel olarak kanaatimizce de markanın birebir aynısının yanı sıra ayırt edilemeyecek kadar benzerinin tescil ettirilmesi halinde de markanın gerçek sahibinin hükümsüzlük talep edebilme hakkı olmalıdır. Zira birebir aynı markanın, gerçek sahibine devrine veya hükümsüzlüğüne karar verilip, benzerinin ticari vekil veya temsilci uhdesinde bırakılması veya hükümsüz kılınmaması hakkaniyete aykırı olacağı gibi ticari vekil ya da temsilcinin kötü niyetinin de korunması anlamına gelecektir. Nitekim SMK’nın yürürlüğe girmesinden önce bu konuda bir netlik bulunmamakta iken Yargıtay’ın 1999 yılında verdiği bir kararda da, Güney Kore’de tescilli bir saat markasının Türkiye’de pazarlayan kişi tarafından çok benzerinin kendi adına tescil ettirmesinde benzerliğe ve iltibasa meydan vermesine rağmen Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesine dayanarak Türkiye’deki tescilin hükümsüzlüğüne karar vermiştir.
Bu konuya ilişkin bir diğer sorun ise ticari vekil ya da temsilcinin aynı veya benzer markayı gerçek marka sahibinin yürüttüğü ticari faaliyetlerden farklı şekilde, tamamen başka mal veya hizmet satışı için tescil ettirmesi durumunda söz konusu markanın hükümsüzlüğüne karar verilip verilemeyeceğidir. Bu noktada dikkate alınması gereken kriter taraflarca tüketicilere sağlanan mal ve hizmetler bakımından tüketiciler nezdinde herhangi bir karışıklığa sebebiyet verilip verilmediğidir. Eğer ticari vekil ya da temsilcinin tescil ettirdiği marka, gerçek marka sahibinin faaliyette bulunduğu mal ve hizmetlerden tamamen farklı mal ve hizmetlere ilişkin tescil ettirilmiş ise ve mal ve hizmetler açısından herhangi bir bağlantı kurulamıyorsa gerçek marka sahibi tarafından markanın hükümsüzlüğünün talep edilemeyeceğinin kabulü hakkaniyete uygun olacaktır.
D. Marka Sahibinin Tescil için Ticari Vekil Ya Da Temsilciye Onay Vermemiş Olması
Gerçek marka sahibi tarafından marka hükümsüzlük talebinde bulunulabilmesi için gereken koşullardan bir diğeri ise markanın tescil edilmesi hususunda gerçek marka sahibi tarafından ticari vekil veya temsilciye yetki verilmemiş olmasıdır. Karışıklığa mahal vermemek adına söz konusu yetki ile tacir ve ticari vekil veya temsilci arasındaki ilişki kapsamında verilen yetki değil, markanın Türk Patent ve Marka Kurumu nezdinde tescil ettirilmesine ilişkin ticari vekil veya temsilciye yetki verilmesi kastedilmektedir.
Ticari vekil veya temsilci tarafından tescil ettirilen marka aleyhine açılan hükümsüzlük davalarında menfi durumun ispatı marka sahibinden istenemeyeceğinden marka sahibinin izninin varlığının markayı tescil ettiren ticari vekil veya temsilci tarafından ispatlanması gerekecektir. Fakat söz konusu iznin/yetkilendirmenin gerçek marka sahibi tarafından nasıl verilmiş olması gerektiği noktasında doktrinde bir fikir birliği bulunmamaktadır. Nitekim kimine göre gerçek marka sahibinin ticari vekil ya da temsilciyi markanın kendisi adına tescil ettirilmesi hususunda yetkilendirdiğinin kabul edilebilmesi için bu hususun gerçek marka sahibi tarafından açık ve net bir şekilde ifade edilmiş olması gerekir. Muvafakat, haktan vazgeçildiğini inkar edilemez şekilde gösterecek açıklıkta olmalıdır. Bir diğer görüşe göre ise SMK madde 6/2’de atıf yapılan izin herhangi bir şekil şartına tabi değildir. Bu nedenle, bu tür bir yetkilendirme veya iznin yazılı bir sözleşmeye dayanması gerekmez. Benzer şekilde, bu tür bir yetkilendirme veya iznin 'açık' olması da gerekmez. Gerçek marka sahibinin, markanın kendi adına tescili için ticari vekili veya temsilcisine vereceği yetki veya izin “zımni (örtük)” de olabilir. Her somut olay özelinde yapılacak bir değerlendirme ile marka tescili için açık ya da zımni, yazılı ya da sözlü bir yetkilendirme veya izin olup olmadığının değerlendirilmesi, fakat her halükarda söz konusu yetki veya iznin varlığının ticari vekil ya da temsilci tarafından ispatlanması hukuka uygun olacaktır.
Öte yandan, ticari vekil ya da temsilcinin sahip olduğu daha kapsamlı bir piyasa bilgisine ve ticari markanın korunması için daha hızlı ve daha verimli önlemler alma yeteneğine dayanan bu türde bir yetki veya izin, taraflar arasındaki tacir-tacir yardımcısı ilişkisi devam etmekte olsa dahi herhangi bir zamanda gerçek marka sahibi tarafından iptal edilebilir. Gerçek marka sahibi, haklı ve hukuki gerekçelerle ticari vekil ya da temsilciye verdiği tescil ettirme yetkisini iptal ederse, bu durumda tescilli markanın kullanımının durdurulması, markanın kendi adına tescil edilmek üzere devredilmesi ve markanın hükümsüz kılınmasını da talep edebilir.
E. Ticari Vekil Ya Da Temsilcinin Marka Tescili İçin Haklı Bir Nedeninin Bulunmaması
SMK madde 6/2 hükmünde ticari vekil ya da temsilcinin marka tescili için haklı bir nedeninin bulunması durumunda gerçek marka sahibi tarafından ileri sürülecek marka hükümsüzlük taleplerinin reddedileceği dolaylı olarak ifade edilmektedir. Gerçek marka sahibinin markanın ticari vekil ya da temsilci tarafından tesciline izin verdiği halde haklı nedenin varlığında kuşku yoktur. Fakat haklı nedenin kapsamının belirlenebilmesi için daha geniş kapsamlı bir değerlendirme yapılmalı ve sadece izin olup olmadığına bakılmamalıdır.
Maddede ifade edilen 'haklı nedenin ne olduğu' doktrinde tartışılmış, ve 2 farklı görüş ortaya çıkmıştır. Maddede belirtilen anlamdaki herhangi bir haklı gerekçenin ancak sözleşmeye dayalı olabileceğini iddia eden Tekinalp açısından temsilcinin, acentenin veya dağıtıcının yatırımı, korunma ihtiyacı, markayı tescil ettirme eylemini haklı çıkarmaz. Bu bağlamda, yazar, gerçek marka sahibi ile ticari vekil ya da temsilci arasındaki sözleşmenin, ticari vekil ya da temsilciye ticari markayı kendi adına tescil ettirme hakkı vermesi durumunda, temsilcinin eyleminin haklı çıkarılabileceğini savunmaktadır.
Aksi kanaatte olan Arkan’a göre ise “Marka sahibinin izni olmadan markanın ticari vekil veya temsilcisi adına tescili için yapılan başvurunun itiraz üzerine reddedilebilmesi için, ticari vekil veya temsilcinin geçerli bir gerekçe göstermemesi gerekir. Bu anlamda geçerli gerekçe, uzun ve zahmetli bir çalışma sonucunda markayı ilgili piyasaya tanıtan, ona itibar kazandıran ticari vekil veya temsilcinin haklarının etkin biçimde korunması ihtiyacı olabilir. Özellikle marka sahibi yabancı üreticinin, ticari vekil veya temsilcinin faaliyette bulunduğu piyasa ile ilgisinin kalmadığını açıkça veya davranışlarıyla gösterdiği hallerde bu husus önem kazanır. Yabancı marka sahibinin, ticari vekilin faaliyet gösterdiği piyasada satışı yapılan mallarda kullandığı markanın koruma süresinin yenilenmesi hususunda hiçbir teşebbüste bulunmaması; bu marka hakkından vazgeçmesinde olduğu gibi. Bu gibi hallerde marka sahibi, makasının acente, tek satıcı adına tesciline itiraz edememelidir.” Arkan’ın yukarıda belirtilen açıklamaları doktrindeki diğer bazı yazarlar tarafından da benimsenmiştir.
Markanın hükümsüzlüğüne karar verilebilecek hallerden birisi de uygulamada sıklıkla karşılaşılan markanın ticari vekil ya da temsilci tarafından tescil ettirilmesi halidir. SMK’nın 10. ve 25. maddelerinde markası hukuka aykırı şekilde ticari vekili veya temsilcisi tarafından tescil ettirilmiş olan marka sahibine, markanın kullanımının durdurulmasını, markanın kendisine devredilmesini veya tescilin hükümsüzlüğünü isteme hakları tanınmıştır.
Söz konusu düzenlemelerin amacı, ticari hayatta tacirlerin fazlasıyla güvendiği ticari vekil ya da temsilciler karşısında gerçek marka sahibi olan tacirin menfaatlerini haksız müdahalelere karşı korumak ve marka sahibi ile yakın ilişkide olması sebebiyle markaya ait bilgilere sahip olan tacir yardımcılarının bu bilgiden haksız şekilde yararlanmasını engellemektir. Böylece bir ticari ilişkinin temeli olan güven ve dürüstlük ilkelerinin ihlali yoluyla ticari vekil veya temsilci tarafından marka üzerinde şeklen oluşturulmuş mülkiyet hakkı kullanımın durdurulması yoluyla kısıtlanmakta, devir veya hükümsüzlük ile de sona erdirilmektedir.
Markanın ticari vekil ya da temsilci tarafından tescili halinde gerçek marka sahibinin markanın hükümsüzlüğünü talep edebilmesi için bazı unsurların bir arada bulunması gerekmektedir. Bu unsurlar: Taleplerin gerçek marka sahibi tarafından ileri sürülmesi, Markanın ticari vekil veya temsilci adına tescil edilmiş olması, Markaların aynı veya benzer olması, Marka sahibinin tescil için ticari vekil ya da temsilciye onay vermemiş olması ve son olarak Ticari vekil ya da temsilcinin marka tescili için haklı bir nedeninin bulunmamasıdır. Tüm bu koşulların eksiksiz ve bir arada sağlanması durumunda usulüne uygun şekilde mahkemeye yapılan markanın hükümsüzlüğü talepli başvurular mahkeme tarafından kabul edilmeli ve marka hükümsüz kılınmalıdır. Unutulmamalıdır ki burada açıklamış olduğumuz kriterler göz önünde bulundurularak bir değerlendirme yapılması da hakkaniyet ve dürüstlük kurallarına uygun bir sonuca varabilmek adına önem taşımaktadır.